13 Aralık 1980’de idam edilen Erdal Eren’in kısa yaşamı Giresun’a bağlı Şebinkarahisar’da öğretmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmesiyle başladı. Erdal ilk kez Şebinkarahisar Halkevinde siyasete ilgi duydu ve devrimci mücadeleye atıldı. Ailesi kısa bir süre sonra Ankara’ya taşındıktan sonra, Ankara Yapı Meslek Lisesi’nde Halkın Kurtuluşu örgütüne sempati duymaya ve Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği’ne gidip gelmeye başladı. Bir süre sonra da TDKP’nin gençlik örgütü olan Genç Komünistler Birliği’ne katıldı, GKB’nin lise çalışmasında da ön saflarda yer aldı.

30 Ocak 1980’de YDGD üyesi ve ODTÜ öğrencisi Sinan Suner Ankara’nın Yukarı Ayrancı semtinde yazılama yaparken MHP milletvekili Cengiz Gökçek’in koruma polisi Süleyman Ezendemir tarafından vuruldu, kan kaybetmesi sağlanarak ve hastaneye götürülmesi bilerek engellenerek öldürüldü. Erdal da, yoldaşı Sinan Suner’in öldürülmesini protesto etmek için üç gün sonra düzenlenen özgür eylemde elinde silahla yakalandı ve bu eylemde çıkan çatışmada vurulan er Zekeriya Öngen’i öldürmek suçundan yargılanıp mahkum oldu. Erdal gibi 17 yaşındaki bir başka devrimci Ercan Koca ise Erdal’ın idam edildiği gece bu idamı protesto eden “Erdal Eren’in Hesabını Faşist Cuntadan Soralım!-YDGF” yazılı pankartı asarken jandarma tarafından yakalandı, gördüğü işkenceler sonrasında ertesi gün beyin kanamasından öldü. Sinan, Erdal ve Ercan devrim davasında yitirilen nice devrimci arasına katıldılar.

Ölümünün ardından Erdal Eren’in sahiplenilmesi noktasında değilse de eyleminin sahiplenilmesi noktasında kendi örgütü de içinde olmak üzere var olan devrimci hareketler çelişkili tutumlar aldılar. Zararsız, çocuk yaşta bir genç mi komünist bir devrimci mi olduğu bir türlü tam bir netlikle ifade edilemeyen Erdal Eren’in idamının nasıl ele alınması gerektiği hep bir kafa karışıklığı nedeni oldu.

Bir yandan, er Zekeriya Öngen’i öldüren kurşun sırtından ve kısa mesafeden sıkılmış bir kurşundu, Erdal’ın o kurşunu sıkmış olması mümkün değildi vb. gerekçeler öne sürülerek Erdal’ın masum olduğu kanıtlanmaya çalışıldı. Diğer taraftan da Erdal bu eylemi yapmış olsa bile 18 yaşını doldurmadığı içi asılmasının hukuka aykırı olduğu vurgulandı. Ancak bu arada unutulan Erdal’ın örgütlü bir militan olarak bu eylemde bizzat yer aldığı dolayısıyla eylemin tüm sorumluluğunu zaten üstlenmiş bulunduğuydu. Erdal yakalandığında üzerinde bulunan tabanca oyuncak olmadığı gibi gerektiğinde bu tabancayı kullanmaktan çekinmeyeceği de açıktı. Mahkeme bu nedenle tereddütsüz bir karar verdi ama hem yoldaşları hem de başka devrimciler daha kararsız bir tutum sergilediler.

Bu kararsız tutumun arkasında yatan nedenlerden biri eylemde bir erin öldürülmüş olmasıdır. “Devletin silahlı kuvvetlerine kurşun sıkmak meşru değildir” diye bakanlar Erdal’ın eylemini de bu yüzden sahiplenememekte, döne döne Erdal’ın masum olduğunu kanıtlamak istemektedir.

Oysaki bu şekilde Erdal’ı bağlı bulunduğu değerlere, mücadeleye ve siyasal kimliğine uygun olarak anmak mümkün olmamaktadır. Erdal’ın siyasal kimliği bağlı bulunduğu örgütün çizgisidir. Erdal’ın bağlı bulunduğu örgüt Denizlerin mirasının taşıyıcısı olma iddiasıyla yola çıkmış bir örgüttür. En başta Denizlerin çizgisi bu konuda bir bilinç bulanıklığına mahal vermeyecek kadar açıktır. Denizlerin kurup kuruluşunu ilan ettiği THKO’nun bildirisi silahlı mücadelenin her koşulda temel alınması gerektiğine işaret eden sözlerle başlamaktadır:

“Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, halkımızın bağımsızlığının silahlı mücadeleyle kazanılacağına ve bu yolun tek yol olduğuna inanır. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu bütün yurtseverleri bu kutsal mücadele saflarına çağırır ve hainlere karşı giriştiği kavgada en son savaşçısına kadar devam edeceğini bildirir.”

Aynı bildiride “polisinden, devlet başkanına kadar” devletin hiçbir kurumunun “rahat uyuyamayacağı”, THKO’nun devletin bütün kurumlarını karşısına aldığı belirtildi. Bu sözler lafta da kalmadı. Emek İş Bankası soygunu, Balgat’taki Amerikan tesisine yapılan baskın, bir Amerikalı çavuşun arabasının rehin alınması, ABD elçiliğindeki polis noktasında nöbet tutan polislerin kaçırılması, ardından 4 ABD erinin kaçırılması ve THKO bildirisinin ilan edilmesi ve buna benzer nice eylem bu sözlere uygun olarak yapılan silahlı eylemlerdi.  En belirgin olarak da, Nurhak’ta THKO’lular jandarmanın teslim ol çağrılarına uymayarak çatışmaya girmekten imtina etmemişlerdi. Keza THKO üyesi İbrahim Öztaş 1972’de İzmir’de kendisini yakalamak isteyen polislerle giriştiği silahlı çatışmada vurularak öldürüldü. Tıpkı Erdal Eren’e olduğu gibi bu hareketin önderlerine de gençtiler, masumdular, suçsuzdular diye yaklaşılması tesadüf değildir. Bu yaklaşım hiç kuşkusuz bu önderlere sahip çıkmak adına yapılsa bile onların yaşamlarını adadıkları davaya sahip çıkmayan bir yaklaşımdır.

Erdal’ın bağlı bulunduğu TDKP ise Denizlerin silahlı mücadele çizgisini küçük burjuva maceracılığı olarak nitelendirip reddetmiş olmasına karşın -Denizlerin eylemleri de dahil olmak üzere- devlete karşı kurşun sıkmanın meşruluğunu sorgulayan bir anlayışa sahip değildir. Aksine kimi zaman eylemi savunmak adına polisi olsun askeri olsun devlet güçlerine silah kullanmaktan çekinmeyen bir örgüttü TDKP. Erdal’ın katıldığı eylemde olduğu gibi yazılamalar, korsan eylemler silahlı bir biçimde yapılır ve gerektiğinde çatışmaktan kaçınılmazdı. Erdal da bu örgütün bir üyesiydi ve o eylemde silah taşıması da tesadüf değildi. Erdal mahkemede “halkın kurtuluşu” için mücadele eden bir devrimci olduğunu tereddütsüz bir biçimde savunmuş ve sehpaya giderken de marksizm-leninizme ve örgütüne bağlılığını son kez ilan etmiştir. Meşru bir eylemin savunulması için silah kullanmanın da meşru olduğunu da bir kez olsun reddetmemiştir.

Bugün anayasa tartışmaları bağlamında olaya yaklaşanlar ise Erdal’ı 12 Eylül hukukunun kurbanı olmuş masum bir genç olarak öne çıkarmak ve 12 Eylül hukuku değişmezse nice masum gencimizin hayatı kararır diyerek burjuva hukukunun değiştirilmesini gündeme getirmek istemektedir. Ancak bahsettiğimiz hukuk 12 Eylülle başlayıp bitecek bir hukuk değildir. Zaten öyle de olmadı bilakis 19 Aralık’ta düzenlenen operasyon devletin örgütlü devrimcilere saldırılar bakımından bir değişiklik içinde olmadığını düzenlediği operasyonla gösterdi. Bu süreçte 12 Eylüldekinden fazla sayıda devrimci hayatını kaybetti. Hukuk ne kadar demokratik olursa olsun devletin bu konuda herhangi bir tutum değişikliğine gitmeyeceği de açıktır. Keza Erdal da burjuva hukukunun neye hizmet ettiğini şu sözleriyle ifade etmiştir:

“Mahkemeniz sadece bu düzeni koruyan bir mahkeme değil, aynı zamanda askeriyenin hiyerarşik emirlerine de bağlıdır. Ve sizin burada emir kulu olmaktan, tanrıların kan isteğini onaylamaktan başka bir göreviniz yoktur. Bu o kadar açıktır ki, mahkemenin bırakalım usule ilişkin yöntem bile bunun kanıtı olmaktadır…… Hakim sınıflar onların bu sömürü ve baskı düzenine yönelen her hareketi kanla boğmak istiyorlar. Bunun için olmadık tertipler tezgahlıyorlar. Halkın kurtuluşu için mücadele veren baskı ve sömürüye karşı çıkan herkes bu tezgahlara muhataptır. Ve siz mahkeme heyeti olarak bu tezgahın bir dişlisinden başka bir şey değilsiniz.”

Yeni Anayasa 12 Eylül Anayasası üzerinde yeni güçler dengesine karşılık düşen değişiklikleri yapan bir tadilatı temsil etmektedir. Elbette seçim sonuçlarına da yansıyan bu güçler dengesi asker ve sivil bürokrasinin parlamento karşısında geriletilmesi ve imtiyazlarının törpülenmesi olmasını dayatmaktadır. Buna karşılık liberallerin cenahından da bu değişikliğin sivilleşme ve demokratikleşme yönünde olduğuna dair sevinç çığlıkları yükselmektedir.

KöZ’ün arkasında duranların kalkış noktası ise, yaşadığımız topraklarda demokrasi sorununun işçilerle köylülerin ve tüm ezilenlerin ittifakına dayanan bir proleter devriminin sorunu olduğudur. Genel olarak burjuvazinin demokratik görevleri diye tarif edilen sorunlar dahil, demokrasi kavramının içinde kabul edilen temel sorunların mevcut devlet aygıtı ezilen ve sömürülen yığınlar tarafından ele geçirilip parçalanmadan çözülmesi mümkün değildir.

Nitekim Erdal da mahkemedeki savunmasında buna işaret eden bir tutum almıştır:

“Hakim sınıflar ve uşakları kan isteklerini benim idamımla tatmin etmeyi düşünüyorlar… Bugün devrimcileri ve onların bir parçası olan beni, aldığınız emirlere uygun olarak yargılayabilir ve ölüm cezası verebilirsiniz. Fakat bu ilelebet sürmeyecektir. Bir gün mutlaka sizin yerinizde halkımız, sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru karar verecektir.”

Erdal Eren’in her devrimcinin sahip olması gereken bu tutumu bugün pek çok devrimci değer gibi müzeye kaldırılmak istenen başlıca manevi mevzilerimizdendir. Uzun zamandır «ter dökmek, emek sarf etmek, hayatını ortaya koymak, sadece canını vermek değil bütün ömrünü bu amaca adamak, bunlar şimdi modası geçmiş görünen, nostaljik bir iç çekmeyle karşılanan kavramlar. Yine de bunlar komünistlerin ideolojik ve manevi mevzileri arasında önemli ve aziz bir yer tutuyorlar.»

Erdal’ı anmakla yetinmeyip onu ve onun gibi nicelerini yaşatmak ve çoğaltmak ancak bu aziz yeri daha tutucu bir tarzda korumakla olacaktır. Varsın hafıza kaybını bir erdem olarak benimseyen liberaller bizi sekterlikle suçlasınlar. Erdal Eren’den bizim aklımızda 17 yaşında devletin kirli kurumlarında yaşamını yitirmiş bir genç olarak kalmayacak; örgütlü bir militanın mahkemede, cezaevinde ve en sonunda sehpada gösterdiği devrimci tutumun bir örneği olarak kalacak. Zaten Erdal da bunu ümit edip buna güveniyordu. İdam sehpasına kadar sağlam duruşu bu inancı sayesindeydi.

Erdal bir devrimci ve komünist olarak ne yazık ki çok az yaşadı. Ama ölüme giderken örnek aldığı Denizlerin örneğini yaşatacak kadar dolu yaşadı. Onu devrim ve komünizm davasına kazananların pek çoğu ondan uzun yaşadılar ama hayatlarını onun gibi sonlandırma onurunu da çoktan yitirmiş oldular. Bu nedenle Erdal’ın kısa yaşamı sadece genç devrimcilere örnek olmakla kalmamalı aynı zamanda onun yaşamı ve ölümü tasfiyeciliğe ve dönekliğe  karşı mücadeleye ışık tutan bir silah olarak kuşanılmalı.

Erdal Eren 12 Eylül darbesinin ardından yakalandığı bir korsan eylemde o eylemde çıkan çatışmada ölen eri vurmak suçundan 13 Aralık 1980’de idam edildi. İdam edildiğinde yaşı 17’ydi, ancak devrime bağlılıkları biri diğerinden az olmayan bu üç devrimci arasında en çok Erdal Eren bilinip öne çıkmıştır. Bunun nedeni hiç kuşkusuz 17 yaşında bir devrimcinin yasal süreçlerin geride bırakılarak idam edilmesine karar verilmesidir.